+ Konuyu Cevapla
Toplam 3 sonuçtan 1 ile 3 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Rehberlik Öyküleri

  1. #1
    gulnare gulnare İsimli Üyenin Kullanıcı Resmi
    Üyelik Tarihi
    Sep 2009
    Mesajlar
    658
    Beğendikleri
    0
    3 Mesajına 3 Kere Teşekkür Edildi
    Tecrübe Puanı
    100

    Standart Rehberlik Öyküleri

    REHBERLİK ÖYKÜLERİ

    ACELE KARAR VERMEYİN...

    Çin düşünürü Lao Tzu'nun öyküsü...
    Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..
    "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...

    İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş. "Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."
    Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.
    "Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.."
    "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.
    Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?"
    Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler, ama içlerinden "Bu herif sahiden geri zekalı" diye geçirmişler... Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. "Bir kez daha haklı çıktın" demişler.
    "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş.
    "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."

    Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın
    kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin sonunda ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.
    Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun ortaya çıktı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..."
    "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

    Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:
    "Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.
    Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.
    Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen
    oracıkta olduğunu görürsünüz."


    BEŞ MAYMUN

    Kafese beş maymunu koyarlar, ortaya da bir merdiven ve tepesine de iple muzları asarlar. Her bir maymun merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmak istediğinde dışarıdan üzerine soğuk su sıkarlar. Her bir maymun aynı denemeye giriştiğinde çok soğuk suyla ıslatılır, bütün maymunlar bu denemeler sonunda sırılsıklam ıslanırlar.
    Bir süre sonra muzlara hareketlenen maymunlar diğerleri tarafından engellenmeye başlanır. Su kapatılıp, maymunlardan biri dışarı alınıp ve yerine yeni bir maymun konulur, ilk yaptığı iş muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur. Fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu döverler. Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla değiştirilir ve merdivene ilk yaptığı atakta dayak yer, bu ikinci yeni maymunu en şiddetli ve istekli döven ilk yeni maymundur. Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir. En yeni gelen maymun da ilk atağında cezalandırılır.
    Diğer dört maymundan yeni gelen ikisinin, en yeni gelen maymunu niye dövdükleri konusunda hiçbir fikirleri yoktur. Son olarak en baştaki ıslanan maymunların dördüncüsü ve beşincisi de yenileriyle değiştirilir. Tepelerinde bir salkım muz asılı olduğu halde artık hiçbiri merdivene yaklaşmamaktadır.
    Neden mi? Çünkü burada işler böyle gelmiş ve böyle gitmektedir...'


    YAŞLI KIZILDERİLİ REİSİ

    Yaşlı adam kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.
    Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli gözükürken niye ötekinin de olduğunu, hem niye renklerinin illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine.
    Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı. "Onlar" dedi, "benim için iki simgedir evlat."
    "Neyin simgesi" diye sordu çocuk.
    "İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları."
    Çocuk, sözün burasında, mücadele varsa, kazananı da olmalı diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:
    "Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?"
    Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa:
    "Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem o!"

    86400 Saniye
    Bankada bir hesap sahibi olduğunu düşün, hesabına her sabah 86.400 dolar para yatırılıyor, fakat bu paranın hepsini akşama kadar harcamak zorundasın, ertesi güne transfer edilemez. Paranı kullansan da kullanmasan da hesap her akşam sıfırlanıyor. Ne yaparsın? Tabii ki hepsini harcamaya çalışırsın; Hepimiz, Zaman adlı bu bankanın müşterileriyiz;

    Her sabah 86.400 saniyeye sahip oluyoruz; yarına transfer edilemez, Her sabah hesabımız dolar, her akşam boşalır. Geri dönüş yok, saniyelerini şu anı yaşayarak harca, en iyisi bunlarla yatırım yap.Mutluluk, sağlık ve başarı için. Zaman kaçıyor. Her gün için en iyisini yap.

    Bir senenin değerini anlamak için sınıfta kalmış bir öğrenciye sor. Bir ayın değerini anlamak için, 8 aylık bir bebek doğuran anneye sor.

    Bir haftanın değerini anlamak için, haftalık dergi çıkaran bir çilekeşe, Bir saatin değerini anlamak için, kavuşmayı bekleyen sevgililere sor.

    Bir dakikanın değerini anlamak için, trenin kaçıran yolcuya sor.

    Bir saniyenin değerini anlamak için, bir kazayı önleyemeyen sürücüye sor.

    Bir saniyenin yüzde birinin değerini anlamak için olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan koşucuya sor.

    Her anını değerlendir, her dakikanı çok özel biriyle paylaş. Zamanına ortak edebileceğin kadar özel biriyle.

    Unutma! Zaman hiç kimse için durmaz. Geçmiş zaman tarihtir. Gelecek zaman sırlar, meçhullerle dolu.

    Sadece şu an sana verilen gerçek bir armağandır.

    Bu hafta dostluk haftası olsun. Arkadaşlar bulunmaz mücevherlerdir. Bizi üzerler, cesaretlendirirler ve zaman zaman avuturlar. Kalplerini bize açarlar. Arkadaşlarına, onları sevdiğini göster.

    Arkadaşlık mesajını herkese gönder, cevap alırsan bütün hayatın için bir dostun bulunduğunu anlarsın.

    Onlara ne kadar çok ihtiyacın olduğunu ve senin için ne kadar önemli olduklarını dikkatle denersen görürsün....

    Affet Babacığım
    Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve 'Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak' diyerek rest çekti.

    Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve bir de çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can 'Baba ben de seninle gelmek istiyorum' diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

    Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can sürekli babasına 'Baba nereye gidiyoruz ?' diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı. En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terk etti.

    Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can 'Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim' diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında 'Beni affet baba' diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu 'Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet' diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu...

    'Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum'

    Bahçe
    Zengin bir iş adamının bahçesinde, yan yana dikilen iki limon ağacı vardı. Mayıs ayı sonlarında açan limon çiçekleri, bütün bahçenin havasını bir anda değiştirir ve apartmanlara hapsedilmiş insanlara baharın geldiğini müjdelerdi. Ancak limon ağaçlarından biri, diğerinden cılız ve şekilsizdi. Bu yüzden büyük ağaç her fırsatta onu küçümser ve tepeden bakardı. Ev sahibi de küçük boylu limon ağacından ümit kesmiş görünüyordu. Ona göre ağaç, bu gidişle kuruyup ölecekti. Bu yüzden de onu fazla sulamaz ve bakımını yapmayı pek istemezdi.

    Günün birinde esen sert bir poyraz, karlı dağların yamaçlarındaki bir grup çiçek tohumunu iş adamının bahçesine uçurdu. Fakat bahçenin her tarafı parsellenmiş, sadece limon ağaçlarının altında yer kalmıştı. Bir an önce filizlenmek zorunda olan tohumlar, limon ağaçlarının yanına gelerek onların altında yeşermek için izin istedi.

    Büyük ağaç, iyice kasılarak:
    —Böyle bir şey asla mümkün olamaz, diye atıldı. Bizler kuru kalmayı pek sevmeyiz. Eğer dibimde çoğalırsanız, suyu emip beni kurutursunuz.
    Aslında büyük ağacın çekindiği başka bir şey daha vardı. Çiçekler rengarenk açtıklarında, limon ağacının sarıya çalan beyaz çiçekleri sönük kalacak ve bahçe sahibinin gözündeki değeri azalabilecekti. Oysa ki ağacın, kendinden güzel olanlara hiç mi hiç tahammülü yoktu.

    Küçük ağaç, uzun boylu arkadaşının tohumlara verdiği cevabı beğenmemişti. Çünkü o, kendisine hayat verenin, o hayat için gerekli olan suyu da vereceğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden, aklına bile gelmiyordu susuzluk.

    Tohumların teklifini kabul ederken:
    —Sizlerle birlikte olmak, bana mutluluk verir, dedi. Böylelikle yalnızlık da çekmeyiz. Büyük ağaç bu işten hoşlanmamıştı. Fakat küçük olanı:
    —Güzel yaratılanlardan kimseye zarar gelmez, diye tekrarlıyordu. Güzellerden güzellikler doğar sadece.

    Küçük limon ağacı altında filizlenen tohumlar, bir kaç hafta içinde cennet çiçekleri gibi açıp bütün bahçenin göz bebeği haline geldi. Bu arada ağaç, elinden geldiği kadar kendilerine yardımcı olmaya çalışıyor ve çiçeklerin sevdiği yarı güneşli ortamı sağlamak için, eski yapraklarını döküyordu.

    Çiçekler, kısa bir süre sonra mis gibi kokular yaymaya başladı. Bahçe sahibi, o ana kadar hiç duymadığı bu kokunun nereden geldiğini araştırdığında, davetsiz misafirleri bularak hayrete düştü. Adam, ancak rüyalarında görebildiği bu çiçeklerin güzelliğini devam ettirebilmek için sabahları artık daha erken kalkıyor ve onları en kaliteli gübrelerle besleyip bol bol suluyordu. Küçük limon ağacı, köklerinin en ince ayrıntılarına kadar ulaşan bu suları çiçeklerle birlikte içiyor ve büyük bir hızla serpilip büyüyordu.

    Çiçekleri sevgiyle kucaklayan ağaç, ertesi bahara kalmadan o civarın en büyük ağacı haline geldi ve birbirinden güzel kelebeklerin ziyaret yeri oldu. Daha sonra da kendi çiçeklerini açarak bahçenin güzelliğine güzellik kattı.

    Şimdi küçük ve yalnız kalmış olan limon ağacı ise, komşusuna duyduğu kıskançlıkla için için kuruyordu.

    Yumurta
    Su birikintilerinin göbeğine basa basa yürüyordu. Ayağındaki lastik ayakkabılar değil su, rüzgar bile kolaylıkla geçirebilir haldeydi. Üstündeki hem gömlek hem ceket hem de palto vazifesi görüyor suratının kirinden masum masum bakış pek fark edilemiyor. Ancak çok yakından bakan bir kimse,küçük,siyah ve pırıl pırıl gözleri tanıyabilirdi.

    Karnının gürültüsü isyan bayrağı halini almıştı. İki gün önce yediği bayat simitleri çoktan dışarı atmıştı. Biraz serttiler ama kokusu çok hoştu onların. Caddenin sağına soluna bakmaya başladı. Bir gün önceki pazarın kalıntıları tüm tazeliği ile duruyordu. Birkaç sokak köpeği, birikintileri eşeleyip nafakalarını arıyordu. Kendisine nazaran daha şanslı idi onlar. Hayvan lar iç güdüleri ona dişlerini gösterip hafif hafif hırladılar.

    Kar hızını artırmıştı...Tipiyle birlikte iri tanecikler düğmesiz gömleğinin içine süzülüyordu. Birden başından aşağı sıcak ve hafif bie şeyin döküldüğünü fark etti. Kafasını kaldırdı ve önünde bulunduğu apartmanın en üst katından yaşlı bir kadının kül döktüğünü gördü.

    Ağzının açıp bir şeyler söylemek istedi, sesi çıkmadı. Rahmetli babasının vaktiyle ona verdiği öğütleri hatırladı, başını öne eğdi. İçinden “Hemcinsini seveceksin” diye diye yolun sağ tarafına geçti. Midesindeki buruşukluk son haddine varmıştı. Ne yapmalıydı,nasıl bunun önüne geçmeliydi,çaresizlik içinde başını iki yana doğru birkaç defa salladı.

    İçinden gelen yanmayla,ellerini karın boşluğuna bastırıp bir-iki dakika çökelmiş vaziyette kaldı. Doğruldu ,şimdi ellerini midesinin üstünde yola koyuldu. İleride bir bakkal dükkanı gördü,kapısının önünde bir yumurta sandığı vardı. Hafifçe o tarafa doğru seğirtti.

    Üstleri hafif kara örtülmüş yumurtalara baka baka geçti. Dükkanı on metre geçince durdu. Çalmalıydı;evet çalmalıydı.

    Babasının sözleri geldi yine aklına:”Hırsızlık dünyanın en kötü işidir yavrum”. Durdu,kafasıyla midesinin mücadelesini dinledi. Gene olduğu yere çöktü,birkaç dakika öyle bekledi. Çalacaktı mücadeleyi midesi kazanmıştı. Yolun iki tarafını dikkatle yürümeye başladı. Tek tehlikeli yer bakkalın karşısındaki berber dükkanıydı. Adam sandalyesine oturmuş bir şeyler okuyordu. Yavaşça yumurta sandığına sokulmaya başladı.”-Ah, pişmiş olsaydı keşke” diye mırıldandı. Kapıyı geçip durdu. Karşı ki berbere baktı,sağa baktı eğilip iki yumurta kaptı,koşmaya başladı.

    İki avuncunda birer yumurta koşarken arkasından ayak sesleri duydu. Yan gözle bakınca beyaz bir önlük fark etti. Daha hızlı koşmak istedi,fakat boş midesinin götürdüğü bacakları güçsüzdü. Ayağı bir taşa takıldı ve yüzü koyun yere düştü.

    O zaman ensesinden ayağa kaldıran berber olduğunu gördü. Adam çocuğu ayağa kaldırması ile iki tokatla yere çaktı. Yüzü biraz önce kırılan yumurtalardan birinin üstüne geldi,beline gelen tekmelere aldırmadan karların yumurtayla sararmış kısmını yalamaya çalıştı. Adam yoruldu ve küfürle nasihat ederek yanından ayrıldı. Çocuk bitkin bir vaziyette doğruldu. Avuç içleri ve burnu kanıyordu. Kanayan burnunu gömleğinin koluna sildi.

    Bir evvel ki gece kaldığı mescidin bahçesine gitmeye karar verdi. Yokuştan aşağıya doğru kıvrıldı bir eli midesinde diğer eli belinde,burnundan hafifçe kanlar süzülür halde uzun zaman yürüdü. Dizlerinin üstüne yıkıldı, bir süre öyle kaldı. Yürümeye çalıştı. Mescidin bahçesinden içeri kıvrıldı. Duvarın aralığına girdi. Ellerini göğe doğru kaldırıdı,ağlamaya başladı. Dua etmek istedi, bir an öfkelendi yardım istercesine açılan elleri yumruk haline geldi.

    Üç gün sonra onu, mescidin bahçesine oynamaya gelen küçük çocuklar buldu. Eriyen karlar kirli yüzünü tertemiz yapmıştı. Gömleğinin yakasında yumurta kabukları duruyordu. Morgun arabasına koyarken çok uğraştılar ama yumruk halindeki ellerini açamadılar.

    Bir Kelebeğin Hayat Hikayesi
    Bir ilkbahar sabahıydı. Güneş, pırıl pırıl altın ışıklarını yer yüzüne yolluyordu. Bu ışınları gören kozalardan o sabah beyaz bir kelebek çıktı. Çok büyük ve tül gibi ince bembeyaz kanatları vardı. Birden kendini bir bahçenin çiçekleri arasında buldu. Önce keşif uçuşuna çıkıp bahçeyi dolaştı. Sonra dinlenmek için kırmızı bir güle kondu.

    Dinlenirken, kanatlarını dikleştirip birleştirmişti. Etrafına baktı. Doyasıya yeşilliğe daldı saatlerce seyretti...

    Dinlenmişti. Şimdi dolaşma vaktiydi, yaşamalıydı, önünde uzun zamanı vardı. Ağaçlara uçtu. Çiçeklere kondu. Mutluydu, özgürdü. Herkes ona bakıp "ne güzel" diyordu. Akşama kadar çiçekten çiçeğe, daldan dala uçup durdu. Güneş batarken bir garip his kapladı içini, artık öğrenmişti.

    Sadece bir günlük olan ömrü bitmişti. Son bir kez etrafına baktı. Batan güneşe daldı. Ve bir daha hiç uyanmadı...

    Ayın Hikayesi
    Çok çok eskiden yeşil bir vadinin içinde bir ırmak kıyısında kurulu bir koy varmış dünyada, taam dünyanın obur ucunda.

    Çok eski dedik ya, o zamanlar gündüzleri pek güneşli geçermiş, yağmur yağmadıkça; geceleri hep yıldızlı olurmuş, bulutlar

    olmadıkça. Koy sakinleri tarımla uğraşırlarmış, hayvanlar avlarlarmış uçsuz bucaksız arazilerinden, sularını kaynağı çok uzakta olan, köylerinin içinden gecen,ırmaktan alırlarmış. Köyde herkes birbirini sever, sayarmış.

    Köyde bir tek kişinin kalbinde öyle büyük bir sevgi varmış ki bütün koyunkine bedelmiş; Dolun’un Intera"ya olan aşkıymış bu.

    Kız Dolun’u bilir miste tanımazmış yakından. Dolun dayanamamış bir gün gitmiş kızın yanına. Sormuş Intera"ya onunla evlenip evlenmeyeceğini. Intera demiş ki Dolunca :

    - "Evlenirim evlenmeye ama benim isteyenim çoktur, her gelen kişiden ayni şeyi ister benim babam. Ancak babamın bu isteğini yerine getiren benimle evlenir."

    Dolun şaşmış.

    - "Sensin benim kalbimim sahibi" diyerek başlamış sözüne "senin dileğin benim için bir emirdir, söyle isteğini hemen yapayım"

    demiş askına. Intera demiş ki

    - "Bir çiçek vardır yaprakları gümüşten tomurcukları elmastan, onu ister babam benle evlenecekten".

    Dolun

    - "Bekle beni" demiş Intera"ya, "hemen gidip getireyim o çiçeği ama nerededir yeri?"

    Intera parmağıyla göstermiş akan ırmağı

    - "İste bu ırmağın kaynağındadır der babam, kırk gün yürümek gerekirmiş oraya varmak için ama bir giden bir daha gelmedi

    şimdiye dek çünkü oralar büyülüymüş derler, giden geri gelmezmiş çünkü buralardan çok daha güzelmiş oralar.

    Dolun

    - "Senden daha güzel ne olabilir ki bu dünyada" demiş Intera"ya "Döneceğim, o çiçekle, döneceğim çünkü seviyorum seni, çünkü sensiz anlamı olmaz benim için o güzelliğin".

    Dolun çıkmış yola sonra. kırk gün yürümüş ırmağın yanından. Hep ne kadar sevdiğini duşunmuş Intera’ya yol boyunca. Tek

    aklındaki Intera"ymis, tek amacı ise o çiçek. Kırkıncı gün kalkmış Dolun sabah erkenden, yüzünü yıkamış ırmaktan, anla miski

    çok yaklaşmış kaynağına ırmağın suyun serinliğinden. Devam etmiş yoluna sonra. Biraz sonra varmış kaynağa, bütün yeşilliklerle çevrili bir gol varmış kaynakta, golün ortasında bir adacık, adacığın üstünde de o çiçek duruyormuş. Anlamış Intera"nin anlattığı çiçek olduğunu güzelliğinden. Yüzmeye başlamış adaya doğru hemen. Adaya çıkınca karsısında bir adam belirmiş Dolun’un. Adam Doluna

    - "Her gülün bir dikeni, koruyucusu, olduğu gibi bende bu çiçeğin koruyucusuyum, eğer almaya geldiysen ben, Savut, izin

    vermem buna" demiş.

    Dolun şaşkın ve de kararlı bir tonla

    - "Ben o çiçeği alacağım sonra askıma kavuşacağım" demiş "Hiç bir şey beni kararımdan çeviremez".

    - "O zaman beni biraz dinleyeceksin" demiş Savut "sana neden koparmaman gerektiğini anlatacağım, eğer hala ikna olmazsan

    o zaman izin veririm almana". Dolun ikna olmuş ve çokmuş yoncaların üstüne, başlamış dinlemeye...

    - "eğer bir şeyi çok fazla istersen ve engelin yoksa önünde onu alırsın, hayatta böyledir, insan engelleri asarsa yaşamına

    devam edebilir. Bu çiçekte sadece yasam için bir şeyler yapacaksan engelleri kaldırır önünden çünkü onunda bir görevi var, bu çiçek sadece 28 gecede bir acar yapraklarını ve parlayan tohumlarını gole döker, bu sayede buradaki sular yükselir ve ırmaktan tasar gider zamanla. Bu ırmak sayesinde yasar bu doğadaki yeşillikler, insanlar, hayvanlar." demiş Savut.

    Dolun başlamış düşünmeye, eğer çiçeği koparırsa kavuşacaktır sevdiğine ama kuruyacaktır ırmakları bunun yanında. Sonunda

    çiçeğin basına çöker kalır Dolun. Gümüş yapraklarında kendini görür Dolun çiçeğin. yanında Intera vardır ama niye mutsuzdur

    ikisice. Aslında kalbindeki tek endişeyi görür Dolun. Zaman geçtikce Dolgun’un düşünceleri yoğunlaşır kafasında.

    Mutsuzluğunu düşünür, çiçeksiz Intera’sin bir yasam düşünür.

    Koparamaz çiçeği günlerce. Dolun artık yasamaktan zevk almaz şekilde sadece askını düşünerek beklemeye baslar olacakları.

    Bir gece çiçek tohumlarını bırakırken gole, bir tomurcukta Dolgun’un sertleşmiş kalbinin üstüne duşmuş, aniden Dolun kalbindeki askının büyüklüğü kadar kocaman bir tasa donmuş, tas o kadar büyükmüş ki dünyaya sığmamış gökyüzüne yükselmiş ve Dünya’yla dönmeye başlamış.

    Böylece Ay olmuş Dolun’un kalbi Dünya’ya. O günden sonra sadece 28 gecede bir göstermiş Dolun kalbinin tüm yüzünü,

    askının bütün parıltısını diğerlerine; sadece o gecelerde aydınlatmış Dünya’yı, ayni çiçek gibi...


    Yolumuzdaki Engeller
    Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak? Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar.

    Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.

    Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde.

    "Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral.

    Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders vermişti. "Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır."

    Porche'nin Öyküsü
    Bir araba devinin örnek alınacak öyküsü… Ferdinand Porsche 1875′te Almanyanın Behemya kentinde doğdu.

    Babası yoksul bir musluk tamircisiydi. Çocukluğunda babasının yanında, elinde tamir takım çantasıyla çoğu kez işlere gitti. Bu arada teknik işlere karşı merakı iyice arttı. Sadece iş zamanı değil, boş zamanında da teknik ve elektrik tamirleriyle uğraşıyordu.

    Liseyi bitirdikten sonra Teknik Üniversite’ye gitmek istedi, fakat kaydolamadı. Dinleyici öğrenci olarak dışarıdan derslere katıldı. Büyük bir dikkâtle dersleri dinleyen Porsche ileride pahalı ve kaliteli bir araba üreteceğini nereden bilebilirdi ki? Bugün bile Türkiye’de en meşhur, en elit ve en pahalı arabalardan biri porsche marka otomobildir. Kaldı ki Wolkswagen tipi kaplumbağa arabalarını çizen de, motorundan bujisine ve şekline kadar üreten de aslında Ferdinand Porcshe’tur. Kaplumbağa, halk arabası olarak Hitler’e mal edilir. Hatta bu arabaların dizaynını Hitler’in çizdiği söylenir, fakat bu büyük bir yanılgıdır.

    Porcshe’ta otomobil merakı ta genç yaşlarda başladı. Elektrik motorları üreten bir firmada iş buldu. Orada 2 yıl çalıştıktan sonra, o zamanın tanınan Şirketi Lohner otomobil şirket’inde çalışmaya başladı. Burada kendi tasarımı olan otomobilini yapma fırsatı yakaladı.

    Elektrik motorunda iyice uzmanlaşan Porcshe, istenildiği tarzda yerleştirilebilen dingilli elektrik motoruyla çalışan otomobil üretti. Paris fuarında kendi ürettiği bu tarz otomobilleri sergilediğinde herkes hayran kaldı. Lohner- Porcshe olarak tanındı bu otomobiller. Elektrik motorunu benzinle besleyen bir tür değişik motor üretince, motor takımındaki bir iki parçaya gerek kalmıyordu. Yine o dönemin meşhur şirketlerinden olan Daimler Otomobil Şirketi’nde çalışmaya başlayan Porcshe, uçak motorları dahil, ağır şavaş topları taşıyan araçlarda üretti.

    Hitlerin araç danışmanlğını da yapan Ferdinand Porcshe, halkın satın alabileyeceği bir otomobil cinsi tasarladı. Hitler’in ona emrettiği tarzdaki arabanın koşullarını söyledi: 100 km hız 5 kişilik yer, 100 km’de en fazla 8 litre benzin tüketimi, 1000 markın altında satış fiyatı. Wolks halk; wagen wagon (araba) yani halk arabası Wolkswagen ve böcek manasına gelen Porcshe otomobillerini üreterek bu alanda bir ilki yarattı.

    Alman Nasyonel Sosyalist Partisi’ne üye olup, oradan da SS’lere katılan ünlü Porsche otomobillerinin sahibi Ferdinand Porsche, askeri araç üretimi de yaptı. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla buna ağırlık verdi. Alman devletinin en büyük Ulusal Onur Madalyası’nı aldıktan sonra profesör unvanı da kazandı. Tasarladığı Walkswagen’i, savaş cipi ve yüzer araç tiplerinde de üretti.

    İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’in yenilmesinden sonra Porsche tutuklandı. Fransız cezaevine kondu. Fakat bir şey gözden kaçıyordu. Bu adam Yahudiydi. Hitlerin danışmanı olmasına ve SS’lere katılmasına rağmen bu adam bir Yahudiydi. Bu yüzden olsa gerek binlerce zavallı masum insanların, çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı cayır cayır yakılmasına rağmen Porsche kefaletle serbest bırakıldı. 65 yaşına geldiğinde kendini otomobil fabrikasına adadı. Oğlu Ferry de kendisine yardım etti. İlk spor arabasını da piyasaya sürdü bu arada. Şu an Porsche işletmelerinin merkezi Stutgart olarak bilinir. Yine aynı şehirde, Stutgart’ta 75 yaşında öldü.

    Ferdinand Porsche, Hitler’in Partisi Nasyonel Sosyalist İşçi Partisi’ne üye olmasında hiçbir kastı olmadığını söylemişti. Yapılan katliamları da her defasında kendi imkanları dahilinde önlemeye çalıştığını, hatta yaşayanlar arasında buna şahit olanların bulunduğunu, sonuçta kendisinin de bir Yahudi olduğunu ifade ederek şu açıklamalarda bulunmuştu:

    “Hiçbir zaman siyasetle uğraşmadım. Partiye üye olmamdaki sebep, araç üreticisi olarak danışman seçilmemdi. Sadece işime gücüme baktım. Bir kişinin dahi öldürülmesinden sorumlu değilim. Ben herkes için bir şeyler üretmeye çalıştım. Hiçbir zaman da Hitler’in yaptıklarını tasvip etmedim. Hiçbir zaman sami karşıtı (Antisemit) olmadım, olmam da mümkün değil. Çünkü ben de sâmiyim. Ben ülkem Almanya için çalıştım.”
    Hazırlıyan: Ö. Faruk Reca


    Stanford Üniversitesi
    Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip
    utangaç bir tavırla rektör´ün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından
    fırlayarak önlerini kesti... Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların
    Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi?

    Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı..
    Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu..
    Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; "Bekleriz" diye mırıldandı...
    Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi.. Sekreter sesini çıkarmadan
    masasına döndü.. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi.. Sonunda sekreter,
    dayanamayarak yerinden kalktı. "Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa
    gidecekleri yok" diyerek rektörü iknaya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu..

    Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini
    bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi.
    Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu?
    Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.

    Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard´da okuyan oğullarını bir yıl önce
    bir kazada kabetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun
    anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı.

    Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. "Madam"
    dedi, sert bir sesle, "Biz Harvard´da okuyan ve sonra ölen herkes için
    bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner..."

    "Hayır, hayır" diyerek haykırdı yaşlı kadın.. "Anıt değil... Belki, Harvard´a
    bir bina yaptırabiliriz". Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar
    fırlatarak, "Bina mı?" diyerek tekrarladı, "Siz bir binanın kaça mal olduğunu
    biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan
    fazlasına çıktı..."

    Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan
    kurtulabilirdi.. Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü: "Üniversite
    inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz niçin
    kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?"

    Rektör´ün yüzü karmakarışıktı.. Yaşlı adam başıyla onayladı.
    Bay ve bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California´ya,
    Palo Alto´ya geldiler. Ve Harvard´ın artık umursamadığı oğulları için
    onun adını ebediyyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.

    Amerika´nın en önemli üniversitelerinden birini STANFORD´u.


    =========

    Ayağınıza kadar gelip, sizinle görüşmek isteyen insanlara
    yaklaşmadan önce bir kez daha düşünmeniz dileğiyle...


    Yaşamda Başarılı Olabilmek İçin
    “Bugün burada, dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversiteden mezun olmadım. Gerçegi söylemek gerekirse, üniversite mezuniyetine en yakın oldugum an, su andır. Bugün size kendi yasamımdan üç öykü anlatmak istiyorum. Tüm konusmam, bu üç öyküden olusacak. Yalnızca üç öykü... Fazla bir sey anlatacak degilim...
    “Birinci öyküm, ‘noktaları birlestirmek’ konusundadır:

    “Altı ay okuduktan sonra Reed Üniversitesi’ni bıraktım. Fakat gerçek anlamda bırakmadan önce, onsekiz ay kadar daha gidip gelmeye devam ettim. Peki sonra neden yarıda bıraktım bu üniversiteyi?

    “Aslında hersey, ben dogmadan önce baslamıstı. Biyolojik annem, açıkca söyleyeyim, yani beni dünyaya getiren annem, evlenmemis genç ve güzel bir doktora ögrenci


    siydi. ‘İstenmeden dünyaya gelen’ bebegini evlatlık vermekten baska bir çaresi yoktu. Ancak bir kosulu vardı: Beni evlatlık olarak almak isteyen ailenin, kesinlikle üniversite mezunu olmasını istiyordu.

    “İstedigi gibi bir aileyi, ben dogmadan once bulmustu. Bir avukat ve esiyle anlasmıs, dogar dogmaz beni evlatlık olarak onların alması için herseyi önceden ayarlamıstı. Fakat annem, bir konuyu hesap etmemisti. Onların aslında, bir kız bebek istediklerini galiba pek anlamamıstı. Bu yüzden, bekleme listesindeki ailem gece yarısı telefonda ‘Bir erkek bebegimiz oldu; onu almak ister misiniz?’ diye soran bir sesle karsılasınca, biraz burukca bir ‘Elbette’ yanıtı verdiler.

    “Biyolojik annem sonradan, yeni annemin hiçbir zaman üniversiteden, yeni babamın ise liseden mezun olmadıklarını ögrendi. Evlatlık verme islemiyle ilgili yasal kagıtların sonuncusunu imzalamayı bu nedenle reddetti. Fakat yeni ailem, beni kesinlikle üniversiteye gönderecekleri konusunda kesin söz verince, annemi yumusatabildi.

    “O günden onyedi yıl sonra üniversiteye basladım. Fakat tuttum, saf saf, burası gibi, Stanford Üniversitesi gibi, pahalı bir üniversiteye girdim.

    “İkisi de çalısan kisiler olan, yani isçi sınıfından olan, annem ve babam, ellerine avuçlarına geçen paranın hemen hemen tümünü benim üniversite ögrenimim için harcıyorlardı.

    “Altı ay sonra, kara kara düsünmeye basladım ve ‘Bu isin böyle gidecegi yok’ dedim kendi kendime.

    “Birseyler yapmalıydım ama, ne yapmam gerektigini bilmiyordum. Yasamımı nereye yöneltecegim ve bu yolda üniversitenin bana nasıl yardımcı olabilecegi konusunda hiçbir fikrim yoktu. Burada, annem ve babamın yasamları boyunca biriktirdikleri tüm parayı harcıyordum. Buna hakkım da yoktu.

    “Bu düsünceler altında üniversiteden ayrılmaya karar verdim. Üniversite ögrenimi yapılmadan da yasamda basarılı olunabilecegine kendimi inandırmaya çalıstım.

    “Ve bunda basarılı da oldum. Kendimi buna inandırabildim. Bu kararım o zaman oldukça korkutucuydu ama... simdi bakıyorum da, yasamımda verdigim galiba en iyi kararlardan biriydi, o kararım.

    “Üniversiteden ayrıldıgım an, beni hiç ilgilendirmeyen zorunlu dersleri almaktan kurtuldum ve ilgimi çeken derslere girmeye basladım.

    “Bu durum, kararımın güzel yönüydü ama, bir de güzel olmayan yönü vardı kararımın. Örnegin, ögrenci yurdundaki rahat yasamımdan yoksun kalmıstım. Artık kendime ait bir odam yoktu ögrenci yurdunda. Arkadaslarımın odasında yerde uyuyordum. Depozitolu bes adet kola sisesini götürüp, karsılıgında yiyecek birseyler alıyordum, yemek sorunumu böyle geçistirmeye çalısıyordum.

    “Pazar günleri Hare Krishna Tapınagı’nda bedava ve üstelik güzel yemek veriliyordu. Haftada bir kez olsun güzel bir yemek yiyebilmek için, yaklasık oniki kilometre uzaklıktaki o tapınaga yürüyerek gidiyor, oradan yürüyerek dönüyordum.

    “Bu durum o günler pek hosuma gidiyor degildi ama, ilgimi çeken konular ugrunda tüm bunlara katlanmamın, yasamımın ilerideki yıllarında benim için ne denli yararlı oldugunu gördüm.

    “Bakınız, bir örnek vereyim size:

    “O yıllarda Reed Üniversitesi, ülkedeki belki de en iyi kaligrafi (yazı sanatı) egitimini veriyordu. Üniversite yerleskesinin hemen her yeri, güzel yazılarla yazılmıs duyurular, dolapların, çekmecelerin üzerindeki çıkartmalar, güzel el yazılarıyla süslenmisti.

    “Normal ögrenimimi bıraktıgımdan ve zorunlu derslerle artık bir isim olmadıgından, kaligrafi derslerine girmeye karar verdim. ‘Serif’ ve ‘Sans Serif’ yazı biçimlerini, farklı harf grupları arasındaki degisen bosluk ölçülerini ve iyi bir ‘yazı dizimi’nin nasıl olması gerekti-gini ögrendim bu derslerde.

    “Bu ögrendiklerimin hiçbirinin aslında, yasamımda bana bir yararı dokunabilecegini sanmıyordum. Ancak on yıl sonra, ilk Macintosh bilgisayarını tasarlarken, o derslerde ögrendiklerimi Mac’in tasarımında kullanmayı denedim. Basarılı bir çalısma yaptım ve... Sanatsal ve güzel görünümlü yazılar yazılabilen ilk bilgisayarı olusturabildim.

    “Üniversitede o ‘güzel yazı’ derslerine girmeseydim, bugün Macintosh bilgisayarındaki o çesitli ve sanatsal yazı biçimleri ve araları ‘özel bosluk’lu yazı karakterleri olmayacaktı. Windows da Mac’i kopyaladıgından, bu sanatsal yazı biçimleri büyük bir olasılıkla bugün hiçbir bilgisayarda bulunmayacaktı.

    “Kisisel bilgisayarlardaki bu olanaklardan yararlanan tüm kullanıcılar adına tüm içtenligimle söyleyeyim ki, normal üniversite ögrenimimi iyi ki yarıda bırakmısım ve... Beni hiç mi ama hiç mi ilgilendirmeyen birtakım derslere girerek zamanımı bosuna harcamaktansa, iyi ki ilgimi çeken ‘güzel yazı’ deslerine girmisim.

    “Üniversite ögrencisi oldugum günlerde ileriye baktıgımda, bu
    ‘noktaları birlestirmek’ elbette olanaksızdı. Fakat simdi, on yıl sonrasından basımı çevirip geriye baktıgımda, bu noktaların çok uyumlu bir biçimde birlestirildiklerini pırıl pırıl bir açıklıkla görebiliyorum.

    “İleriye bakarak, yasamınızın noktalarını birlestiremezsiniz. O noktaları ancak, geriye baktıgınızda birlestirebilirsiniz. Bu yüzden, noktaların gelecekte bir biçimde birlesecegine inanmanız simdiden gerekir. Bir seylere inanmak, güvenmek zorundasınız. Kadere, yasama, karma ögretime, neye olursa, bir seye kesinlikle inanmalısınız. Bu yaklasımım beni hiçbir zaman düs kırıklıgına ugratmadı; yasamımdaki tüm farklılıklar, bu inançlarım nedeniyle gerçeklesti.

    “İkinci öyküm, sevmek ve kaybetmekle ilgili.

    “Ne yapmayı sevdigimin ayırdına erken yaslarda varabildigim için sanslıydım. Woz ve ben bizim garajda Apple’ı kurdugumuzda, 20 yasındaydık. Çok çalıstık ve on yılda Apple’ı nereden nereye getirdigimizi siz de biliyorsunuz: Garajdaki o iki kisiden, 4000’in üstünde çalısanı ve yıllık iki milyar dolar cirosu olan dev bir sirkete dönüstü, Apple.

    “En iyi tasarımımız Macintosh’u piyasaya sürdükten bir yıl sonra, isten atıldım. Otuz yasımdaydım.

    “Sorun simdi bana: ‘Ken- di kurdugunuz bir sirketten nasıl çıkarılabilirsiniz?’

    “Bu sorunun yanıtı, Apple sirketinin giderek büyümüs olmasında yatıyor. sirketimiz büyüdükçe, benimle birlikte yönetmesi için ise son derece yetenekli olduguna inandıgım isletmeci almıstık. İlk bir, birbuçuk yıl isler iyi gidiyordu. Ancak ise kendi aldıgım bu isletmeciyle giderek, gelecekle ilgili görüslerimiz farklılasmaya basladı. Ve bir gün, büyük bir tartısma yasadık. Aramızdaki anlasmazlıgı yönetim kurulumuza götürdük. Yönetim kurulu onun yanında yer aldı, onu haklı buldu. Ve, kendi kurdugum sirketimden atıldım.

    “Otuz yasımdaydım ve yasamımın merkezini olusturan isimin dısında bırakılmıstım. Çok berbat bir duyguydu bu.

    “Ne yapmam gerektigine birkaç ay karar veremedim. Sanki bir önceki kusagın girisimcilerine kötü örnek olmusum, onları düs kırıklıgına ugratmısım gibi bir duygu kapladı içimi. Elime geçirdigim orkestra sefi degnegini düsürmüsüm gibi geliyordu bana.

    “David Packard ve Bob Noyce ile görüstüm, isleri yüzüme gözüme bulastırdıgım için onlardan özür dilemeye çalıstım. Tam bir basarısızlık örnegiydim. Evimi baska bir semte tasımayı bile düsündüm.

    “Fakat giderek, bir seyler yavas yavas kafama dank etmeye baslıyordu. Kapı dısarı da edilmis olsam, ben yine de eskisi gibi seviyordum isimi. Apple’dan kapı dısarı edilmis olmam, bu sevgide en küçük bir azalmaya yol açmamıstı. Beni isim reddetmis degildi ki... İsimin simdiki basındaki kisiler reddetmislerdi beni. İsime olan her zamanki sevgim yine sürüyordu.

    “Bu gerçekle yüzyüze geldigim an, karar verdim: ‘Yeniden baslayacagım’ dedim.

    “O günlerde pek ayırdına varamamıstım ama... simdi çok iyi görebiliyorum:

    “Apple’dan çıkarılmam meger, yasamımda basıma gelebilecek en iyi olaymıs. Basarılı olmanın agırlıgının yerini simdi, ise yeni baslayan birinin taptaze heyecanı ve o heyecanının kisiyi göklere uçuran hafifligi almıstı. Bu duygu bana, yasamımın yaratıcı dönemlerinden birine girme özgürlügü vermisti.

    “Sonra neler yaptıgımı da anlatayım: O günleri izleyen bes yıl içinde, Next ve Pixar adlı iki sirket kurdum. Daha sonra, ileride esim olan mükemmel bir kadına âsık oldum. Pixar dünyanın ilk bilgisayar animasyonlu filmini üretti. Dünyanın en basarılı animasyon stüdyosunun sahibidir simdi bu sirketim.

    “Olaylar gelisti, gelisti ve... Apple sirketi, benim Next sirketimi satın aldı. Dolayısiyle ben de, ilk göz agrım olan Apple’a dönmüs oldum.

    “Next’de gelistirdigimiz teknoloji, Apple’ın su andaki degisiminin belkemigini olusturuyor. Apple bugün, bu saglam belkemiginin varlıgı nedeniyle dimdik ayaktadır.

    “Apple’dan kovulmasaydım bunların hiçbiri gerçeklesmezdi diye düsünüyorum. Tadı acı olan bir ilaçtır bu; fakat bence hastanın acı da olsa bu ilaca gereksinimi vardı; bu ilacı alması gerekiyordu.

    “Kimi zaman yasam bize tüm zorluklarını sunar. İste o an yapmamız gereken tek sey, inancımızı kaybetmemektir. Yasamımda beni ileriye götüren tek sey, yaptıgım ise olan askımdır. Bundan hiçbir zaman kuskum olmadı.

    “Yasamınızda, neyi sevdiginize ve kimi sevdiginize iyi karar verin. Çünkü yasamınızın ekseni, sevdiginiz kisiyle, sevdiginiz isinizdir.

    “İsiniz, yasamınızın büyük bir zaman bölümünü alacaktır. O nedenle, yasamınızın tadını alabilmenizin tek yolu, isinizi sevmenizdir. İsinizi sevebilmenizin tek yolu ise, onun güzel ve yararlı bir is olduguna inanmanızdır. Güzel ve yararlı olduguna inandıgınız bir isi yaptıkça, o isinizi giderek daha çok, daha çok seveceksiniz.

    “Henüz bulamadıysanız böyle bir is, yılmayın, aramaya devam edin. Hangi yasınızda olursa olsun, yüreginizin sevdigi ve “İste, bu” dedigi kisiyi sonunda bulabileceginiz gibi, seveceginiz isinizi de günün birinde kesinlikle bulacaksınız. Yeter ki aramaktan vazgeçmeyin o isi... Göreceksiniz, sonunda bulacaksınız onu da...

    “Sonuncusu ise ölümle ilgili...

    “Kimin söyledigini bilmiyorum ama, 17 yasımdayken okudugum su sözü, yasamım süresince hiç unutmadım: ‘Eger her günü, o gün yasamının son günüymüs gibi yasarsan, bir gün kesinlikle dogruyu yapmıs olacaksın.’

    “Bu söz beni öylesine etkiledi ki, o günden buyana geçen otuzüç yılda her sabah aynaya bakar ve kendime sorarım:

    “‘Bugün yasamımın son günü olsaydı, gün boyu yapacaklarımı gerçekten yapmıs olmak ister miydim acaba?’

    “Bu soruma ‘Hayır’ yanıtlarım arttıkça, bir seyleri degistirmem gerektiginin ayırdına varırım ve yaptıklarımı ciddi bir biçimde denetleyerek, tek tek gözden geçiririm.

    “Eninde sonunda ölecegimi düsünmek, yasamda büyük seçimler yapmama yardımcı olan en önemli etkendir. Çünkü yasadıgımız dünyaya ait tüm beklentilerimiz, gurur, kibir, her türlü sıkıntı, basarı, basarısızlık gibi ‘bu dünyanın sözüm ona önemli isleri’, ölüm söz konusu oldugunda bir anda tüm önemlerini yitiriyorlar, sözcügün tam anlamıyla kocaman bir “Hiç” oluveriyorlar.

    “Bir gün ölecegimizi unutmamak, kaybedecegimiz bir seylerin oldugunu düsünme tuzagından kurtulabilmemiz bildigim en gerçekçi yöntemdir. Yasamınızda, yüreginizin götürdügü yere gitmemeniz, yüreginizin sesini dinlememeniz için hiçbir nedeniniz yoktur. O nedenle, korkmayın kulak vermekten, yüreginizin sesine...

    “Yaklasık bir yıl önce bana kanser teshisi konuldu. Sabah yedibuçukta hastaneye gitmistim; pankreasımda bir ur saptandı. Pankreasın ne demek oldugunu bilmiyordum bile... Doktorlar bana, pankreas kanserinin tedavisinin olanaksız oldugunu söylediler ve en fazla altı ay ömrümün kaldıgını açıkladılar. Tatsız ama, doktorum bu gerçegi açıklamak zorundaydı bana. Ölümle karsılasmadan, ona hazırlıklı olmam gerekiyordu. Evimi, islerimi bir düzene sokmam gerekiyordu. Düsünün, önünüzdeki on yıl boyunca çocuklarınıza anlatmayı düsündügünüz herseyi, onlara birkaç ayda anlatmak zorundaydınız artık.

    “Yasamınıza veda etmeden önce, ailenizin yasamının sorunsuz sürebilmesi için geride her seyi onlara düzgün bir biçimde bırakmak zorundaydınız. Altı aylık bir ömrümün kaldıgı haberi, benim için o altı aylık sürede tüm bu sorumluluklarımı yerine getirmis olmam anlamı tasıyordu.

    “O gün aksama degin, o teshisle yasadım. Aksam biyopsi yapıldı, bogazımdan mideme ve bagırsaklarıma endoskop sokup, igneyle pankreasımdaki urdan birkaç hücre aldılar.

    “Ben uyutulmustum, hiçbir seyin ayırdında degildim. Uyandıgımda esim, bana verebilecegi en güzel haberi verdi: Doktorlar, hücreleri mikroskopta inceledikten sonra, hastalıgımın pankreas kanseri türleri arasında tedavi edilebilecek nadir türlerden oldugunu anlamıslar ve o an, görmeliymisim onları, çocuklar gibi sevinmisler. Bir gün sonra ameliyat oldum. simdi ise, iyi bakın, iyi görün beni... Bakın, demir gibiyim...

    “Doktorumun bana pankreas kanseri oldugumu söyledigi iste o an ilk kez yüzyüze geldim ölümle. Umarım o anı, önümdeki 20-30 yıl boyunca bir daha yasamam. Fakat ölümle yüzyüze gelme anını yasamıs bir kisi olarak size sunu kesinlikle söyleyebilirim: Kimse ölmek istemez. Cennete gideceklerinden emin olan kisiler bile istemezler ölmeyi... Ancak ölüm, hepimizin paylastıgı bir ‘ortak nokta’dır. Hiçbirimiz kaçamamısızdır ölümden. Zaten olması gereken de budur. Ölüm, yasamın tek ‘en iyi icadı’dır. Yasamın tek ve gerçek ‘degisim aracı’dır. Yeniye yer açmak için eskinin ortadan kaldırılması gerekir. su anda yeni olan sizsiniz, ancak çok da uzak olmayan bir gün, ‘eski olan’ da siz olacaksınız ve siz de silineceksiniz yasam sahnesinden. Böyle üzücü ve hatta ürkütücü bir konudan söz ettigim için üzgünüm ama... Bunların tümü gerçektir.

    “Zamanınız sınırlı. O sınırlı zamanınızı, baskasının yasamını yasayarak harcamayın. Baska kisilerin düsüncelerinin sonuçlarıyla yasanan yasam, dogmaların tuzagına düsmek demektir. Baska kisilerin düsüncelerinin gürültüsü, içinizdeki kendi sesinizi bastırmasın. Daha da önemlisi, yüreginizin ve sezgilerinizin pesinden gidebileceginiz denli bir cesarete sahip olun. Sizin gerçekten ne olmak istediginizi ve nereye gitmek istediginizi, en iyi onlar biliyorlar çünkü... Yüreginiz ve sezgileriniz... Onlara inanın, onlara güvenin...

    “Gençligimde, ‘Dünya Katalogu’ adlı bizim kusagın basvuru kitaplarından biri olan güzel bir yayın vardı. Stewart Brand adlı bir kisi çıkarıyordu bunu. 1960’ların sonuydu, bilgisayarlardan ve masaüstü yayıncılıktan önceydi. İdealist bir yayındı, çok güzel bilgilerle, ögretilerle, kavramlarla doluydu.

    “Stewart ve arkadasları, bu ‘Dünya Katalogu’ adlı yayınlarını ancak birkaç sayı çıkartabildiler. 1970’in ortasıydı. O yıl ben, sizin simdi oldugunuz yastaydım. ‘Dünya Katalogu’ kapanmadan önceki son sayısının arka kapagında, ilginç bir fotograf yayımlamıstı. Sabahın erken saatlerinde çekilmis, uzayıp giden bir yolun fotografıydı bu. Altında da sunlar yazıyordu:

    “‘Sizi aç kalmanız rahatsız etmiyorsa, aptal kalmanız da rahatsız etmeyecektir.’

    “Onların veda mesajı buydu.

    “‘Sizi aç kalmanız rahatsız etmiyorsa, aptal kalmanız da rahatsız etmyecektir.’

    “Bu sözü kendime, kendim için çok kez söylemisimdir. simdi ise, birazdan diplomalarını alıp, yasama ilk adımlarınızı atacak olan size, sizin için söylüyorum:

    “‘Sizi aç kalmanız rahatsız etmiyorsa, aptal kalmanız da rahatsız etmeyecektir.’

    “Hepinize çok tesekkürler.”•

    Steve Jobs


    Gerçek Bir Hikaye
    Genç bir Yönetici, yeni Jaguarı içinde kurulmuş, biraz da hızlıca, bir mahalleden geçiyordu. Park etmiş arabaların arasından yola fırlayan bir çocuk olabilir düşüncesiyle dikkatini daha çok yol kenarına vermişti. Bir şeyin yola fırladığını görünce hemen fren yaptı ama aracı durana kadar gecen mesafede yola çocuk fırlamadı.

    Bunun yerine, yepyeni arabasının yan kapısına büyükçe bir tas çarptı.

    Adam hızlıca frene yüklendi ve taşın fırlatıldığı boşluğa doğru geri geri gitti.

    Sinirlenmiş olan genç adam arabasından fırladı ve taşı atan çocuğu kaptığı gibi yakında park etmiş olan bir arabanın gövdesine sıkıştırdı. Bunu yaparken de bağırıyordu:

    Sen ne yaptığını sanıyorsun serseri? Bu yaptığın ne demek oluyor? O gördüğün yepyeni ve pahalı bir araba ve attığın o tasın mahvettiği yeri düzelttirmek için kaportacıya bir suru para ödemek zorunda kalacağım. Neden yaptın bunu???' Küçük çocuk üzgün ve suçlu bir tavır içindeydi.

    'Lütfen, amca, lütfen kızmayın. Ben çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim, bilemedim.

    taşı attım çünkü işaret etmeme rağmen diğer arabalar durmadı. çocuk gözlerinden süzülen yasları elinin tersiyle silerek park etmiş bir aracın arkasına işaret etti. 'Abim orada. Yokuştan aşağı yuvarlandı ve tekerlekli sandalyesinden düştü ve ben onu kaldıramıyorum.' Çocuğun simdi hıçkırıklardan omuzları sarsılıyordu ve şaşkın adama sordu ' onu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturtmama yardim edebilirimsiniz? Sanırım abim yaralandı ve benim için çok ağır.

    Ne diyeceğini bilemez halde, genç yönetici boğazındaki düğümden yutkunarak kurtulmaya çalıştı. Yerde yatan sakat çocuğu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturttu, cebinden temiz ve ütülü mendilini çıkartıp, çeşitli yerlerinde oluşmuş ve kanayan yara ve sıyrıkları dikkatlice silmeye çalıştı. Bir şeyler söyleyemeyecek kadar duygulanmış olan genç adam, abisinin tekerlekli sandalyesini iterek yavaş yavaş uzaklaşan çocuğun ardından bakakaldı.

    Jaguar marka arabasına geri dönüşü yavaş yavaş oldu ve yol ona çok uzun geldi. arabanın yan kapısında tasın bıraktığı iz çok derin ve net görülür şekildeydi ama adam orayı hiçbir zaman tamir ettirmedi. Oradaki izi, su mesajı hiç unutmamak için sakladı:

    hiçbir zaman yasamın içinden, seni durdurmak ve dikkatini çekmek için birilerinin tas atmasına mecbur kalacağı kadar hızlı geçme. Tanrı ruhumuza fısıldar ve kalbimizle konuşur. Bazen, onu dinlemek için vaktimiz olmuyorsa, bize tas fırlatmak zorunda kalır. Fısıltıyı dinle. veya taşı bekle.

    Secim senin ...

    Bir insani fark etmek için 1 dakika, Onun hakkında fikir üretebilmek için 1 saat, Ondan hoşlanabilmek için 1 gün Onu sevebilmek için 1 hafta Ama Unutabilmek için bir omur yetmezmiş.....

    Eski Bir Tapınak Yazıtı
    Gürültü, patırtının arasında sukunetle dolaş, sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma. İçten ol. Telaşsız, kısa ve açık, seçik konuş. Başkalarına da kulak ver . Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü, dünyada herkesin bir öyküsü vardır.

    Yalnız, planlarının değil, başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; hayattaki dayanağın odur.Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın. İşini öyle seveceksin ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olacaksın.

    Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun ama, hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanını olmaz. Ve unutma ki, insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden fazla değildir.

    Aşka burun kıvırma sakın; o çöl ortasındaki yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu sakın unutma. Kaybetmeyi, ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki; o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.

    Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme.

    Rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip, getiremediğinle ilgilenir. Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki; evreni yargılamak imkansızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendinle barış içinde ol.

    Hatırlar mısın doğduğun zamanları; sen ağlarken herkes sevinçle gülümsüyordu. Öyle bir ömür geçir ki; herkes ağlasın öldüğünde, sen mutlulukla gülümse. Sabırlı, sevecen, erdemli ol. Eninde, sonunda bütün servetin sensin. Görmeye çalış ki; bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de insanoğlunun biricik güzel mekanıdır

    Bu Oyunu Seviyorum
    Berber, sokakta oynayan çocuklardan birini çağırdı ve o gelince cebinden biri beş milyonluk, öteki beşyüzbinlik iki banknot çıkardı, çocuğa uzattı:
    Berber, saçlarını kestiği iş adamının kulağına eğilerek yavaş bir sesle, çocuğun aptallığını izlemesini söyledi.

    Sonra da çocuğa döndü ve "Bu iki paradan hangisini istiyorsan alabilirsin, Ali" dedi. Çocuk, her iki banknota da dalgın baktıktan sonra beşyüzbinlik banknotu bir çırpıda kaptı ve hızla dükkandan fırladı, arkadaşlarının yanına koştu.

    Berber müşterisi iş adamına döndü:
    "Daha önce de söylemiştim ya bu çocuğun ne kadar aptal olduğunu" dedi. "İşte şimdi de gözlerinizle gördünüz onun aptallığını."

    Saçının kesilmesi bittikten sonra iş adamı berber dükkanından çıktı ve biraz ilerde arkadaşlarıyla oynamakta olan Ali'nin yanına gitti.

    Ve ona neden beş milyonluk banknotu değil de, beşyüzbinlik banknotu aldığını sordu. Çocuk hiç de aptalca olmayan bir ifadeyle iş adamının yüzüne baktı ve hafifçe gülümsedi: "Bu oyunu ben de çok seviyorum" dedi. "Beş milyonluğu alırsam, oyun biter."

    Simurg Anka
    Rivayet olunur ki kuşların hükümdarı olan Simurg Anka bilge ağacının dallarında yaşar ve herşeyi bilirmiş.

    Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürlermiş.Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler dururlarmış.

    Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.Ancak Simurg’un yuvası etekleri bulutların üzerinde olan Kaf dağının tepesindeymiş.Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş.

    Kuşlar hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar.yorulanlar ve düşenler olmuş.Önce bülbül geri dönmüş,güle olan aşkını hatırlayıp.Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş.Oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış.Kartal yükseklerdeki tahtını bırakamamış.Baykuş yıkıntılarını, balıkçıl bataklığını özlemiş.Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.Altınca vadi şaşkınlık,yedincisi ise yokoluş vadisiymiş.

    Kaf dağına vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki Simurg Anka otuz kuş demekmiş.Onların hepsi birer Simurgmuş.

    Simurg Anka yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız. Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır...

    Mucize
    Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı. George'nin yalnızca çok pahalıya mal olacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu.
    Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Sally: "Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir." Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally. Domuz biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti.

    Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally'nin beklediğini görünce "Evet, ne istiyorsun söyle bakalım" dedi. "Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum" diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi. Sally "Kardeşim" dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti: "Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum
    ." Eczacı Sally'e bakarak:
    "Anlayamadım" dedi.
    "Şeyy, babam 'Onu ancak bir mucize kurtarabilir' dedi, bir mucize kaç paradır, bayım?
    " Eczacı Sally'e sevgi ve acımayla baktı bu kez: "Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım" dedi.

    Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içine bakarak "Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli" dedi. Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally'e dönerek "Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım? diye sordu.
    "Bilmiyorum" dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti: "Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam
    "Onu ancak bir mucize kurtarabilir" deyince ben de paramı alıp buraya geldim.
    " "Peki, ne kadar paran var?" diye sordu iyi giyimli adam. " Bir dolar ve on bir sent" dedi Sally. "Ve dünyadaki tüm param bu!"
    "Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para" dedi, iyi giyimli adam.

    Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally'nin elini tutarak "Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen?" diye sordu. "Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum" dedi. İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong'du ve George için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı.
    Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne:
    "Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu maliyeti ne kadardır merak ediyorum" dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça mal olduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir dolar ve on bir sent!

    Baltayı bilemek
    Bir ormanda iki kisi ağaç kesiyormus. Birinci adam sabahlari erkenden kalkiyor, agaç kesmeye basliyormus, bir agaç devrilirken hemen digerine geçiyormus. Gün boyu ne dinleniyor ne ögle yemegi için kendine vakit ayiriyormus. Aksamlari da arkadasindan bir kaç saat sonra agaç kesmeyi birakiyormus.

    Ikinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya basladiginda eve dönüyormus. Bir hafta boyunca bu tempoda çalistiktan sonra ne kadar agaç kestiklerini saymaya baslamislar.
    Sonuç: Ikinci adam çok daha fazla agaç kesmis. Birinci adam öfkelenmis: "Bu nasil olabilir? Ben daha çok çalistim. Senden daha erken ise basladim, senden daha geç bitirdim. Ama sen daha fazla agaç kestin. Bu isin sirri ne?"

    Ikinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş: "
    Ortada bir sır yok.. Sen durmaksızın çalışırken, ben arada bir dinlenip baltamı biliyordum. Keskin baltayla, daha az çabayla daha çok ağaç kesilir.
    "Kendimizi gelistirmek, baltamizi bilemektir. Kendimize zaman ayirip, yasamimizi objektif bir bakisla gözden geçirmektir. Zayif buldugumuz alanlarimizi gelistirmek için caba göstermektir. Bu, zihnimizin, ruhumuzun, karakterimizin güçlenmesi için olmazsa olmaz bir kosuldur. Delhi'deki ünlü tapinakta Sokrat'in su sözü yer alir: "Insan Kendini Tani." Kendini tanimak, su anda oldugumuz noktayla olmak istedigimiz nokta arasindaki yoldur. Kendini tanimak, kendimizi nasil gördügümüz ile baskalarinin bizi nasil gördügü arasinda fark olmamasi anlamina gelir. Bireysel ve is yasamimizda basarili, mutlu ve doyumlu olmak istiyorsak, baltamizi bilemek için kendimize zaman ayirmaliyiz.

    Beyaz at ve hükümdar
    Hükümdarın birinin beyaz bir atı varmış. Hükümdar, bu atını çok severmiş. Bir gün bütün maiyetinin ("kendi adamlarının") hazır bulunduğu bir sırada:
    - Bu beyaz atımın ölüm haberini getirenin kafasını uçurabilirim. Çok dikkatli olun. Çünkü bu beyaz atı canım kadar seviyorum. Onun ölüm haberi bende kriz geçirtebilir, demiş.
    Günün birinde, her şeyin eceli gibi beyaz atın da eceli gelir. Ve beyaz at ölür. Hükümdarın adamlarında bir telaştır kopar. Kimse cesaret edemez ki, beyaz atın ölümünü hükümdara haber versinler. Seyis başı, düşünür taşınır, olacak gibi değil. Ben gidip hükümdara haber vereceğim. Öyle olsa da, böyle olsa da bizim kafa gidecek, der. Ve Seyis başı, hükümdarın huzuruna çıkar:
    - Hükümdarım, der. Sizin beyaz at var ya!
    - Evet der, Hükümdar. Seyis başı:
    - O, yatmış, ayaklarını dikmiş, gözlerini yummuş, karnı şişmiş, hiç nefes almıyor, der. Hükümdar :
    - Seyis başı, seyis başı! Desene, bizim beyaz at öldü!..
    Seyis başı:
    - Aman hükümdarım! Ben demedim, siz dediniz hükümdarım, siz dediniz der ve kafayı kurtarır.
    Söyleme şeklimiz bir çok şeyi değiştirir.

    Kırlangıçın hikayesi
    Kırlangıcın biri birgün bi adama aşık olmuş.Hergün pencerenin önüne gelir onu izlermiş.
    Birgün bütün cesaretini toplamış ve adama hey adam ben seni seviyorum uzun zamandır seni izliyorum demiş adam saçmalama sen bir kuşsun ben ise bir insan durduk yere sende nereden çıktın diye bunu içeri almamış pencerenin önünden kovalamış kırlangıç yine gelmiş tamam seni hiç rahatsız etmicem demiş sadece çok iyi dost olalım demiş adam yine kabul etmemiş ve kovalamış kırlangıç tekrar gelmiş bak demiş hava çok soğuk seninle çok iyi arkadaş olalım beni içeri al soğukta donacağım demiş sıcak ülkelere göç etmek zorunda kalıcam lütfen beni içeri al demiş adam yine almamışkırlangıç çok üzgün bir şekilde başını önüne eğmiş ve gitmiş aradan çok zaman geçmiş adam pişman olmuş yaz gelmiş diğer kırlangıçlara sormaya başlamış ama gören olmamış sonunda danışma ve bilgi almak için bilge bir kişiye gitmiş olaları anlatmış. Bilge kişi demişki kırlangıçların ömrü altı aydır hayatta bazı fırsatlar vardır sadece birkez elinize geçer değerlendiremezseniz uçup gider hayatta bazı insanlar vardır sadece bir kez karşınıza çıkar değerini bilmezseniz kaçıp gider ve asla geri gelmez dikkatli olun farkında olun ve bir düşün bakalım acaba sen farkında olmadan bugüne kadar kaç kırlangıç kovaladın.

    YANKI
    Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş yapıyorlarmış.
    Birden oğlan takılıp düşüyor ve canı yanıp “AHHHHH” diye bağırıyor.
    İleride bir dağın tepesinden “AHHHHH” diye bir ses duyuyor ve şaşırıyor. Merak ediyor ve “SEN KİMSİN?” diye bağırıyor.
    Aldığı cevap “SEN KİMSİN?” oluyor.
    Aldığı cevaba kızıp “SEN BİR KORKAKSIN” diye tekrar bağırıyor. Dağdan gelen ses “SEN BİR KORKAKSIN” diye cevap veriyor.
    Çocuk babasına dönüp
    “BABA NE OLUYOR BÖYLE?” diye soruyor.
    “OĞLUM” diyor adam, “DİNLE VE ÖGREN!” ve dağa dönüp “SANA HAYRANIM” diye bağırıyor.
    Gelen cevap “SANA HAYRANIM!” oluyor.
    Baba tekrar bağırıyor, “SEN MUHTEŞEMSİN!”
    Gelen cevap ; “SEN MUHTEŞEMSİN!”
    Oğlan çok şaşırıyor, ama halen ne olduğunu anlayamıyor.
    Babası açıklamasını yapıyor,
    “İnsanlar buna “Yankı” derler, ama aslında bu “Yaşam"dır.”

    “Yaşam daima sana senin verdiklerini geri verir.
    Yaşam yaptığımız davranışların aynasıdır.
    Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev!
    Daha fazla Şefkat istediğinde, daha şefkatli ol!
    Saygı istiyorsan insanlara daha çok Saygı duy.
    İnsanların sabırlı olmasını istiyorsan sen de daha sabırlı olmayı öğren.
    Bu kural yaşamımızın bir parçasıdır, her kesiti için geçerlidir.”

    “Yasam bir tesadüf değil, yaptıklarınızın aynada bir yansımasıdır.”

    KONSANTRASYONUN BÖYLESİ
    Beste çalışmalarına kendisini oldukça kaptırmıştı. Rüyasında bile beste yapıyordu. Yine bir gün kafasında oluşturduğu melodilerle yoldan karşıya geçerken, bir araba kendisine çarpıverdi. Sanatçının yere yuvarlanmasıyla ona çarpan araba da hızla olay yerinden uzaklaştı. Hastaneye kaldırılan sanatçı, gözlerini açtığında yanı başında polislerle karşılaştı. Polisler sordu:
    “Size çarpan arabanın plakasını alabildiniz mi?”
    “Hayır” dedi sanatçı.
    “Peki markası neydi?”
    “Onu da görmedim.”
    “Bize yardımcı olabilecek, hatırladığınız bir şey var mı?”
    Sanatçı düşündü, fakat çarpan araba hakkında aklına hiçbir şey gelmedi. Polisler ümitsiz bir şekilde, “Üstat” dediler, “Ne olur biraz düşünün. Belki hatırlayabildiğiniz bir şey çıkar.”
    Sanatçı, “Üzgünüm ama aklım o sırada yeni yaptığım besteyle öylesine meşguldü ki hiçbir şey fark edemedim.” dedi.
    Polisler bu durumda işlerinin oldukça zor olduğu düşüncesiyle kapıdan çıkıyorken, sanatçı, “Hatırladım” diye bağırdı.
    Polisler hemen geri dönüp bilgileri not etmek için kâğıt kaleme sarıldılar, bu arada sanatçı ne hatırladığını söyledi:
    “Arabanın egzozundan şöyle bir ses çıkıyordu: do, mi, fa...”

    Lİ-Lİ
    Olay, uzun yıllar önce Çin’de yaşandı. Li-Li adlı bir kız evlendi ve kocası ve kayınvalidesi ile birlikte yaşamaya başladı. Kısa bir süre sonra Li-Li, kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anladı. İkisinin kişiliği tamamen farklıydı, bu da onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol açıyordu. Çin geleneklerine göre bu hoş bir davranış değildi ve çevrenin tepkisini çekmişti. Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin-kaynana kavgalarından dolayı ev ortamı dayanılmaz hale gelmişti. Artık bir şeyler yapmak gerektiğine inanan genç kadın, doğruca babasının arkadaşı olan baharatçıya koştu ve derdini anlattı.

    Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ilaç hazırladı ve bunu kayınvalidesi için yaptığı yemeklerin içine, 3 ay boyunca, her gün azar azar koymasını söyledi. Zehir az az verilecek, böylece kayınvalideyi gelinin öldürdüğü belli olmayacaktı. Yaşlı adam, genç kadına şüphe çekmemek için kayınvalidesine çok iyi davranmasını, ona en güzel yemekleri yapmasını tembih etti. Sevinç içinde eve dönen Li-Li yaşlı adamın söylediklerini aynen uyguladı. Her gün en güzel yemekleri yaparak kayınvalidesinin tabağına zehri azar azar damlattı. Kimse şüphelenmesin diye de ona çok iyi davrandı. Bir süre sonra kayınvalidesi de bu güzel davranışlar karşısında oldukça değişti ve Li-Li’ye kendi kızı gibi davranmaya başladı.

    Evde artık barış rüzgârları esiyordu.
    Genç kadın kendisini ağır bir yük altında hissetti. Yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatçı dükkânının yolunu tuttu ve yaşlı adama, o ana kadar kayınvalidesine verdiği zehirleri, onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvardı. Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu.

    Yaşlı adam, gözyaşları içinde konuşan Li-Li’ye baktı ve kahkahalarla gülmeye başladı. “Sevgili Li-Li” dedi. “Sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin, hepsi bu. Gerçek zehir ise senin beyninde olandı. Sen kayınvalidene iyi davrandıkça o zehir de dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı. Böylece siz gerçek ana-kız oldunuz.”

    DOSTLUK
    Çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında bir hikaye anlatılır.
    Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar biri ötekine bir tokat atar. Tokadı yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar

    "BUGÜN EN İYİ ARKADASIM BANA BİR TOKAT ATTI."

    Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler. Tokadı yiyen yıkanırken bir batağa saplanır, boğulmak üzereyken arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzere olan arkadaş tam kurtulduktan sonra bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır:

    "BUGÜN EN İYİ ARKADASIM BENİM HAYATIMI KURTARDI."
    Tokadı vuran ve sonra arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şöyle der; senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazın ama şimdi kayaya kazıyorsun. NEDEN?
    Öbür arkadaş ona şöyle cevap verir:"Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgarı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize İYİ bir şey yaparsa onu kayaya kazımalı ki onu hiçbir rüzgar yok etmesin."

    "İNCİNMELERİNİZİ KUMA, GÖRDÜGÜNÜZ İYLİKLERİ KAYALARA KAZIMAYI ÖGRENİN."
    Denilir ki özel birini bulmak bir dakikanızı alır, onu değerlendirmeniz bir saat içinde olur, onu sevmek için bir gün yeter ama sonra onu unutabilmek için bir ömrün geçmesi gerekir.

    KÜÇÜK İSTAVRİTİN ÖYKÜSÜ
    Küçük istavrit, yiyecek bir şey sanıp
    hızla atıldı çapariye
    önce müthiş bir acı duydu dudağında
    gümbür gümbür oldu yüreği,
    sonra hızla çekildi yukarıya...

    Aslında hep merak etmişti
    denizlerin üstünü
    neye benzerdi acep gökyüzü.
    Bir yanda büyük bir merak,
    bir yanda ölüm korkusu.

    "Dudağı yarıklar" denir,
    şanslıdır onlar, hani
    görüpte gökyüzünü, insanı,
    oltadan son anda kurtulanlar.

    Ne çare balıkçının parmakları
    hoyratça kavradı onu
    küçük istavrit anladı; yolun sonu.
    Koca denizlere sığmazdı yüreği.
    Oysa, şimdi yüzerken
    küçücük yeşil leğende,
    cansız uzanıvermiş dostlarına
    değiyordu minik yüzgeci.

    İnsanlar gelip geçtiler önünden,
    bir kedi yalanarak baktı gözünün içine
    yavaşça karardı dünya,
    başı da dönüyordu.
    Son bir kez düşündü derin maviyi,
    beyaz mercanı, bir de yeşil yosunu.

    İşte tam o anda eğilip aldım onu.
    Yürüdüm deniz kenarına
    bir öpücük kondurdum başına,
    iki damla gözyaşından ibaret sade
    bir törenle, saldım denizin sularına.

    Bir an öylece baka-kaldı
    Sonra sevinçle dibe daldı.
    Gitti tüm kederimi söküp atarak,
    teşekkürü de ihmal etmemişti.
    Bir kaç değerli pulunu
    Elime, avuçlarıma bırakarak.

    Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme.
    Sorar gibiydiler, neden yaptın bunu, niye?
    "Bir gün dedim, bulursam kendimi
    yeşil leğendeki
    küçük istavrit kadar çaresiz,
    son ana kadar
    hep bir umudum olsun diye..."

    Serdar Sıralar


    KURBAĞALARIN YARIŞI
    Bir gün kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmışlar. Ve yarış başlamış.
    Seyircilerden hiçbiri, yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece şu sesler duyulabiliyormuş: “Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!”
    Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. Seyirciler bağırıyorlarmış: “Zavallılar! Başaramayacaklar!” Sonunda, bir kurbağa hariç, kurbağaların hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış.
    Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş: “Bu başarının sırrı nedir?” Ama yanıt alamamış. O anda farkına varmışlar ki... Kuleye çıkan kurbağa sağırmış!

    ***Hayallerinizi ve ümitlerinizi gerçekleştiremeyeceğinizi söyleyen, buna gerekçe olarak size bir sürü olumsuz sebep sıralayan kişilere karşı sağır olmak, en iyisi galiba...

    YOKSUL BİR TAŞÇININ ÖYKÜSÜ

    O, yoksul bir taşçıydı. Her gün kayaları parçalıyordu. işi çok ağırdı; ama çok az aylık alıyordu. Bu yüzden hayatından hiç memnun değildi.
    “Ben başkalarından daha çok çalışıyorum!” diye düşünüyordu, “Benim işim onlarınkinden ağır ve ben onlardan daha az kazanıyorum. Zengin olmak istiyorum. Biraz dinlenirim ve güzel elbiselerim olur.”
    O anda gökten bir melek indi.
    Ona, “Zengin olacaksın, güzel elbiselerin olacak” dedi.
    Taşçı hemen zengin oluverdi. Artık onun da güzel elbiseleri vardı ve bir iş yapmak zorunda değildi.
    Günün birinde kral onu sarayına davet etti. Taşçı, sarayın güzelliklerine hayran oldu. Kral ondan daha zengindi. Bu yüzden üzüldü. “Ben de kral olmak istiyorum,” dedi. Ardından isteği yerine getirildi ve kral oldu.
    Şimdi bütün gün hiç çalışmıyordu.
    Çok sıcak bir gündü. Güneş, ışınlarını saçıyor, yeryüzü yanıyordu. Kral kızdı; güneş ondan nasıl daha güçlü olurdu ki? Yaşamı yine sevmez olmuştu. “Güneş olmak istiyorum!” dedi.
    Bu kez de güneş oldu. Güneş, ışınlarını saçıyor ve dünyada her şey yanıyordu.
    Ama önüne bir bulut geldi. Işınları artık dünyaya ulaşmıyordu. Güneş kızdı: “Bu nedir böyle? Ben buluta hiçbir şey yapamıyorum. Derhal ondan daha kuvvetli olmak istiyorum.” deyince bu kez de bulut haline dönüştürüldü.
    Az sonra bulut yağmura dönüştü. Yağmurlar toprağa, oradan nehirlere ulaştı. Nehirlerin suları çoğaldıkça çoğaldı. Evleri, tarlaları seller bastı. İnsanlar, hayvanlar, tarlalar perişan oldu.
    Ama sular, kayalara hiçbir şey yapamıyordu. Bulut öfkelendi. “Bu kadar çok su, nasıl olur da kayaları aşamaz... Kaya olmak istiyorum.” Bu isteği de yerine getirildi ve kaya haline geldi. Artık güneşten ve buluttan daha güçlüydü. Aradan çok zaman geçmedi, elinde balyozla bir adam çıkageldi ve ondan parçalar koparmaya başladı.
    “Aman! Bu da ne?” dedi kaya, “Ben bu adamdan zayıfım.”
    Sonra birden anladı, kuvvetin kaynağının MUTLULUK olduğunu ve pişmanlıkla haykırdı: “insan olmak istiyorum!”
    Bu dileği de yerine getirildi. Kaya, insana dönüştü. Şimdi o adam, yine kayalardan taşlar koparıyor; işi ağır ve aylığı az; ama YAŞAMI SEVİYOR VE MUTLU....

    Angut'ta Neymiş
    Angut'un Sadakati


    Birisi bize "Angut" dese bozulur belki kavga ederiz.
    Ama angut'un hikayesi ise çok duygusal.

    Angut kuşları, eşi öldükten sonra başka bir kuş ile çiftleşmeden
    Hayatının sonuna kadar yas tutuyor.
    Angut, ördekgillerden, tüyleri kiremit renginde evcilleştirilebilen bir yaban kuşu.

    Angut sözcüğüyle adlandırılan bu kuş türü,
    Adeta eşe Sadakatin de simgesi.

    Türkçede mecazi olarak Herkesin haksız bir şekilde kullandığı bir ifadedir
    ''Kaba saba, ahmak'' anlamında da kullanılan
    Biri laftan anlamayınca, boş boş bakınca ya da
    Aptallık edince hemen
    'Angut musun?' der günümüzün insanı.
    Angut'un aslında bir kuş olduğunu bilmeyen bir sürü insan
    var ülkemizde.

    Özelliği nedir bilir misiniz?
    Angut kuşunun eşi öldüğü zaman yanına o anda başka bir
    Yırtıcı hayvan veya bir insan gelse dahi gözlerini bir dakika
    Bile eşinin ölüsünün üstünden ayırmadan
    O da ölene kadar onun başucunda bekler.

    İşte bu canlının yaptığı en büyük
    'Angut'luk budur.
    Ayrıca
    Bu olay bütün Angut kuşları için geçerlidir,
    arada bir görülen bir şey değildir.
    Dişi olsun erkek olsun bütün Angut kuşlarının

    Çok ürkek bir hayvan olmasına rağmen
    Eşinin Ölüsünün başında bekleyen
    Angut kuşuna elinizi uzatsanız dahi oradan kaçmaz.
    Hani derler ya 'Angut gibi bakmasana' diye...

    Keşke herkes Angut gibi bakabilse değer verdiklerine.

    Bundan sonra bazılarına 'Angut' demeden önce
    Bir kere daha düşünün.
    Bir "Angut" bile olamayan
    O kadar çok insan var ki artık günümüzde.


    BAKIŞ AÇISI

    Dr.Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara su olayı okur :
    " Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor.Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor.Zaman, yer ya da kişi kavramı yok.Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adi söylendiğinde tepki veriyor.Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü icin bir caba sarf ediyor ne de bakim yapılırken yardımcı oluyor.Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor.Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde.Yürümüyor.Uykusu sürekli düzensiz.Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor.Cogu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor.Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor."
    Bu olayi okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar.
    Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylerler.Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler þasirirlar.Daha sonra Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya baslar. Fotoğraftaki doktorun altı aylık kızıdır. Dr.Ruskin, Amerikan Tip Birligi Dergisindeki makalesinde,(günümüzde cok yaşandığı gibi ) gülünç bir yanlış anlamanın insana nasıl tamamen farklı bir perspektif kazandıracağını anlatmaktadır. Belki de hayatta yasadığımız birçok şey bize önyargılarımız ve bakış acılarımız tarafından dayanılmaz ve zor gözükebilir...


    Çatlak Kova
    Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş. İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş.

    “Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.”

    “Neden?.” Diye sormuş sucu. “Niye utanç duyuyorsun?” Kova cevap vermiş.

    “Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.” Sucu şöyle demiş:

    “Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri farketmeni istiyorum.” Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanını bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyununu yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş:

    “Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi?... Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.”

    Hepimizin kendimize özgü kusurları vardır. Hepimiz aslında çatlak kovalarız. Tanrı’nın büyük planında hiçbir şey ziyan edilmez. Kusurlarınızdan korkmayın. Onları sahiplenin. Kusurlarınızda gerçek gücünüzü bulduğunuzu bilirseniz eğer, siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz.


    Hikayeler Netten Derlenmiştir.
    Konu Katip tarafından (12-Aug-2012 Saat 15:58 ) değiştirilmiştir. Sebep: İçerik yeniden düzenlendi. Link kaldırılarak hikayeler doğrudan mesaja eklendi
    Bir ülkede küçük insanların gölgeleri
    büyüyorsa, o ülkede güneş batıyor
    demektir!..


  2. #2
    baba__ is on a distinguished road
    Üyelik Tarihi
    Aug 2012
    Mesajlar
    1
    Beğendikleri
    0
    0 Mesajına 0 Kere Teşekkür Edildi
    Tecrübe Puanı
    0

    Standart

    Hocam Linkler sürekli kırık , şunları link halinde paylaşmak yerine direk foruma kopyalasanız daha isabetli olur.

  3. #3
    Katip is on a distinguished road
    Üyelik Tarihi
    Sep 2011
    Mesajlar
    294
    Beğendikleri
    2
    11 Mesajına 11 Kere Teşekkür Edildi
    Tecrübe Puanı
    100

    Standart

    Buyrun tümünü ilk mesaja ekledim

+ Konuyu Cevapla

Konu Bilgisi

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 üyemiz bu konuya göz atıyor. (0 kayıtlı üye ve 1 misafir.)

     

Benzer Konular

  1. Esir düşen Mehmetçiklerin öyküleri
    Konuyu Açan: EğitimCafe, Forum: Türk Tarihi ve Türk Devletleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 10-Jul-2010, 01:19
  2. Kpss- rehberlik ders notları-rehberlik nedir?
    Konuyu Açan: Nursen, Forum: Eğitim Bilimleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 25-Feb-2010, 18:51
  3. Rehberlik Sunuları
    Konuyu Açan: black_dream, Forum: Çöp Tenekesi
    Cevaplar: 15
    Son Mesaj : 04-Jan-2010, 22:37
  4. 2009-2010 okul rehberlik planı ve sınıf rehberlik planları
    Konuyu Açan: deniz7474, Forum: Çöp Tenekesi
    Cevaplar: 10
    Son Mesaj : 18-Nov-2009, 14:44
  5. rehberlik
    Konuyu Açan: sakkus43, Forum: Çöp Tenekesi
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj : 17-Nov-2009, 14:49

Bu Konu İçin Etiketler

Bu Konuyu Paylaşın !

Bu Konuyu Paylaşın !

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok.
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.