PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Öznel İdealizmin Bir Eleştirisi



EğitimCafe
30-Jun-2010, 23:48
Öznel idealizm deyince akla ilk George Berkeley gelir. Şüphesiz ki onun ardılları da öyle önemsenmeyecek düşünürler değildir. Fakat hiçbiri öznel idealizmi Berkeley kadar yükseğe çıkaramamışlardır. “En modern idealist filozoflar, materyalistlere karşı, Psikopos Berkeley’de bulunamayacak hiç, ama tam anlamıyla hiçbir delil ileri sürememişlerdir. Bunun için ağırlıklı olarak onun felsefesini inceleyeceğiz.



“Madde tabiattan bir kere kovuldu mu, kendisiyle birlikte o kadar çok şüpheci ve kafirce nosyonları; ilahiyat ve filozoflar için bir nevi göz bağı teşkil etmiş olan, insanlara bunca faydasız emeğe mal olmuş bulunan o kadar çok tartışmaları ve çetrefil sorunları da ***ürür ki, ona karşı ileri sürdüğümüz deliller ispata tamamen yeterli görülmeseler bile (ki bence bunlar doğruluğu apaçık delillerdir), hakikat, barış ve din dostlarının bu delillerin yeterli görülmesini arzu etmeleri için bütün nedenlerin mevcut olduğuna inanıyorum.”



Başka bir yerde de Berkeley şöyle açıklıyor: “Şayet bu ilkeler doğru sayılıp kabul edilirse, aynı zamanda hem ateizm hem de septisizm tamamıyla yere vurulmuş, karanlık sorunlar aydınlatılmış; hemen hemen çözülmez olan güçlükler çözülmüş ve paradokslardan hoşlanan insanlar genel kanıya getirilmiş olur.”1



Görüldüğü gibi Berkeley, amaçlarını hiç çekinmeden açıklıyor. Maddeyi doğadan kovmakla dünyayı kurtaracağını, tüm kötülüklerin ve sapkınlıkların son bulacağını belirtiyor. Peki Berkeley bunun için hangi delilleri ortaya koyuyor?



Berkeley, dış dünyanın varlığı ile insan bilgisi arasındaki ilişki sorunsalını toptan yadsımakla işe başlar. Her şey bilinçte var olur, dolayısıyla bilinçsiz bir var olma düşünülemez. Var olmak, algılanmaktır (Esse est percipi). Madem ki var olmak, bir özne tarafından algılanmış olmaktır, öyleyse bilinçten bağımsız bir gerçeklik neyin nesidir. Sonuçta bilinç, varlığın ana nedeni, gerçek tözü hatta tek tözü olmuş olur. Madde, bir soyutlamadan ve kuruntudan başka bir şey değildir. Böylece Berkeley tüm yaşamı bir zihnin ürünü olarak görüyor, tüm gerçekliği bilince sıkıştırıyor. Berkeley bu görüşüyle maddesizciliği (immateryalizm) kuramlaştırıyor.



Ama yine de bunları bize en iyi anlatabilecek kişi, Berkeley’in ta kendisidir: “Madde, bizim zihnimizin dışında var olduğunu düşünerek inandığımız şey değildir. Onları gördüğümüz, onlara dokunduğumuz içindir ki, şeylerin var olduğunu düşünürüz; bize duyumlar verdikleri içindir ki, şeylerin varlığına inanırız.



“Ama duyumlarımız, sadece zihnimizde var olan fikirlerdir. Demek ki, duyumlarımız aracılığıyla algıladığımız nesneler fikirlerden başka bir şey değildirler ve fikirler de zihnimizin dışında var olamazlar.”2



Peki madde denilen kuruntuyu algılamamızın sebebi ne? Berkeley burada hemen işin içine Tanrı’yı karıştırıyor. Filozof, algılama için bir algılayanın olmasının zorunluluğunu kabul ederse bile bunu ruha bağlar. Yanılgılar, kuruntular, hayaller “sonlu ruh”tan (insan) kaynaklanırken kuruntu da olsa dış gerçeğin nedeni, “sonsuz ruh”tur (Tanrı). Böylece Berkeley Tanrı’ya bir “içkinlik” özelliği katıyor. Çünkü böylece Tanrı, deizmde olduğu gibi pasif değil, aksine aktif, tüm hayatı etkileyen bir varlık oluyor. Hatta yaşam=Tanrı iradesi dersek çok da yanılmış olmayız. Ve böylece Berkeley, yabancısı olduğu “duyumlar psikolojisi” alanından tekrar psikoposluğa geri dönüyor.



Berkeley, şeylerin varlığına inanma sebeplerimizi eksik olarak sıralıyor bence. Tabii ki nesneleri görürüz ve onlara dokunuruz, ama aslında bundan çok daha fazlasını yaparız; o nesnelere nüfuz ederiz biz. Eğer bir akarsuyun üzerine hidroelektrik santrali yapıp elektrik üretmişsek, demek ki akarsu gerçekten vardır, hem de bizden bilincimizden bağımsız olarak vardır. Eğer atom bombası yapıp yüz binlerce insanı acımasızca öldürebiliyorsak demek ki atom gerçekten vardır. “The proof of pudding is in the eating” (Pudinging varlığının kanıtı yenmesindedir) der Engels. Ve eğer yediğimizde doyuyorsak epeyce de haklıdır. Pratik, her defasında maddenin gerçekten var olduğunu ve varlığının bizim bilincimizden bağımsız olduğunu söyler durur bize. Maddenin var olup olmadığı problemi, bence, teorik açıdan çok pratik bir problemdir. Berkeley eline İncil’i alınca hiç düşünmüyor mu acaba, İncil var mı yok mu diye? Sonuçta bir kitap olarak İncil de maddi bir şeydir; ama Berkeley, tüm felsefesini bu tür kitaplardan elde ettiği bilgilerin üzerine oturtuyor, Tanrı’nın varlığını bu tür kitaplardan okuyup Tanrı’yı felsefesinin can damarına yerleştiriyor; sonra da kalkıp “Kitap diye bir şey yoktur.” diyor. Ah şu Berkeley! Gerçekten de iyilik bilmezin biriymiş. Filozof böylece tüm felsefi sistemini ateşe atıyor.



Berkeley, maddeyi doğadan kovmak için duyuların izafiliğini de kullanıyor. “Elinizi ılık suya daldırın”, diyor psikopos “ve ellerinizden birinin sıcak, diğerinin soğuk olduğunu farz edin. Su, sıcak elinize soğuk ve soğuk elinize sıcak gelir değil mi? Buna dayanarak suyun hem sıcak hem soğuk olduğu söylenebilir mi? Böyle söylemek saçmalığın ta kendisi olmaz mı? Öyleyse siz de benimle birlikte kabul edin ki, su kendi kendine, maddeten, bizim bilincimizden bağımsız olarak mevcut değildir. Kısacası, madde bizim madde hakkındaki fikrimizden ibarettir; fikir’dir madde.”



Berkeley’in burada yaptığı hokkabazlık açıkça görülüyor. Psikopos, duyumlarımızın izafi olmasından maddenin olmadığı sonucunu çıkarıyor. Hem bilhassa duyularımın çelişkili olmasından ötürü suyun ılık olduğu sonucunu çıkarırım. Öyle ya, su soğuk elime sıcak ve sıcak elime soğuk geliyorsa; yani su soğukta sıcak ve sıcaktan soğuksa ılıktır. Berkeley, bir deney yapıyor, onu da yüzüne gözüne bulaştıryor. Ay’ın kimi zaman hilal şeklinde, kimi zaman yuvarlak şekilde (dolunay) görünmesinden, onun bizim dışımızda var olmadığı sonucunu değil de şu sonucu çıkarırım: Ay, öyle şartlar içinde mevcuttur ki ben onu değişik zamanlarda farklı biçimlerde görürüm. Bir kaşığı suya daldırmışken çarpık gibi görünmesinden, bu fenomenin ancak benim bilincimde var olduğu sonucunu değil, fakat tam aksine, ışık ışınlarının suda kırılmasının nesnel ve benden bağımsız bir fenomen olduğunu çıkarırım. Berkeley’in hokkabazlıkları, şarlatanlıkları fenomenlerin içinde bulunan çelişkilere ve bunların karşılıklı etkileşimine (aksiyonuna) yer vermeyen ****fizik düşünceye dayanır doğrudan.



Biraz geriye dönelim. Berkeley için varlık, algılanmış olmak ya da algılanmaktı. Fakat madem ki diğer insanların varlıklarını ancak duyumlarımla algılayabiliyorum, öyleyse, mantıken, öteki insanların da zihnimde mevcut olan fikirlerden başka bir şey olmadığı sonucu çıkar. Böylece Berkeley’in felsefesi boynuna kadar “solipizm”e (yalnız “ben-kendim”in varlığı tezi) batmıştır. Ama Berkeley, kendi felsefesinin dolayımsız sonucu olan solipizmi kabul etmez; fakat kendi içinde tutarlı olması için kabul etmek zorundadır. Berkeley’in felsefesi, öznel idealizm, bu saçma sonuca gelip çarptığında gelip hemen geriye doğru çark eder. Ama bu, öznel idealizmin doğal sonucudur. Öznel idealizm, hep aynı taneyi öğütüp duran bir değirmenden başka bir şey değildir.



Bir de hiç de bilimsel bir görüş tarzına sahip olmayan bir bilim adamı olan Henri Poincaré’a kulak verelim: “Düşünülmemiş olan her şey bir hiçten ibarettir… Zaman ve mekan kavramlarını bize empoze eden tabiat değil, bu kavramları tabiata empoze eden biziz.”3 Nedir bu böyle? Hiç şüphe yok ki, keşfedilmelerinden önce de mikroplar vardı. Çünkü o zaman tedavi edilemez sanılan hastalıklar, mikropların keşfiyle artık tedavi edilebilir olmuşlardır. Olmayan bir şey bizi nasıl hasta edebilir ki? Ama Poincaré’ın hastalığı (saçmalama hastalığı) bu türden bir şey herhalde. Bilimler durmadan maddenin yeni yeni özelliklerini keşfediyorsa, bunun, maddenin sadece zihnimizde değil, fakat zihnimizin dışında, bizden bağımsız var olmasından ileri geldiği açıktır.



Bazı insanlar, utanmadan, bu tür tezleri bilimselliğe dayandırmaya çalışıyorlar. Algı sistemiz üzerinde örnekler veriyorlar. Elimi masaya sertçe vuruyorum ve elim acıyor. Neden? Nöronlar bu uyartıyı elektrik sinyalleriyle beyne aktarıyorlar ve ben böylece acıyı hissediyorum. Ayrıca acıyan yer de elim değildir. Çünkü onu beynimde, bilincimde algılıyorum. O zaman dış gerçeklik dediğimiz şey elektrik sinyallerine ve algılara indirgenmiş olur. Doğrusu çok sakat ve yanlış çıkarımlara dayalı bir düşünce. Ama bu, bu düşünceyi savunanlar için su ***ürmez bilimsel bir gerçekliktir. Açıkçası bilimi hokkabazlıklarına alet etmeleri üzdü beni. Hem madem madde sadece algıdan ibaretse, nasıl oluyor da bilimsel gerçekliklere bu kadar çok güvenebiliyorlar? Çünkü bilim adamlarının deneylerinde kullandıkları araçlar da sonuçta maddedir. Savundukları felsefeye göre nesnel temele dayanan bilimin de yanlış olması gerekir çünkü. Ah şu öznel idealistler! Zaman zaman ne kadar da iki yüzlü olabiliyorlar.



Şu halde Berkeley ve diğerlerinin yaptığı gibi realiteyi, realitenin algılanmasına indirgemek şöyle dursun, realitenin algılanmasını bizzat realiteyle açıklamak söz konusudur. Baktığım zaman bir ağaç görüyorsam, bu, bende ağaca tekabül eden bir tasavvur meydana getiren ağacın kendisinin, ağaç tasavvurunun zihnimde meydana gelmesinden daha önce var oluğu anlamına gelir.



Bu durumda öznel idealizm, dünyada sadece kendinin var olduğunu sanan, kendisinden bağımsız hiçbir şeyin var olamayacağını düşünen, her şeyi kendi ruh halleriyle safdilce açılmaya kalkan bir kimsenin davranışını andırıyor. Dünya sanki onun dünyasından ibarettir. Bu safdillilik, bilgiyi kendi dışında aramaya ihtiyaç yokmuş gibilerinden inanılmaz bir kibirle, kendini beğenmişlikle katmerlenmiştir. Bu, kendi yargısı “kanun”muş gibi her şeye cevap yetiştiren; kendi bilincini bütün gerçekliğin denek taşı sayan ve insanoğluna, aslında kendi bilincinin sınırından başka bir şey olamayan, her daim geçerli bir sınır koyan bir insanın davranışıdır.



Gel gelelim, bu tarz felsefeler her zaman çok yandaş toplamıştır ve toplayacaktır da. Çünkü mistik şeyler, insanların hoşlarına gider. Ayrıca sömürücü gruplar, tüm basın ve yayın organlarında bu tür düşüncelere yer vererek insanlara bunları empoze ederler ve insanların beynini pasifikasyona uğratırlar. Bunu, insanların dikkatini önemsiz yerlere çekmek ve gerçeklerin üstünü örtmek için yaparlar. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu tarz felsefeler hemen hemen tüm dinlerle paralellik içindedir. Dini görüşten bu tür felsefeler çıkartmak çok kolaydır, özellikle de keşişçe ve sufîce bir görüşten. İnsanlar, dini inançlarının sömürülmesi yoluyla bu tür felsefelerin hemen içinde buluverirler kendilerini. Hem saf, yalın bilgi aşağılanmaya meyillidir hep. İnsanlar böyle bir bilgiyi elde ettiklerinde kendilerini hiçbir şey öğrenmemiş kabul ederler, ya da en azından böyle hissederler. Halbuki yalın bilgi, bu tür filozofların hokkabazlıklarından çok daha değerlidir.



Bu sahte filozoflar felsefeyi bu sırra ermiş ayrıcalıklı birkaç kişinin harcı olarak gösterirler ve düpedüz gerçeklikleri savunan insanları böylece felsefe yapmaktan yoksun bırakmak isterler. Bu tür düşünce sistemleri insanı dünyadan, gerçek yaşamdan uzaklaştırır, insanı sırt üstü bir miskinliğe sürükler. Halbuki felsefe, yaşama hizmet etmelidir. Descartes, şöyle karakterize ediyor bu sahte filozofları: “Ele aldıkları ayırım ve ilkelerin belirsizliğinden ötürü her şeyden bilirmişçesine söz edebilirler ve bu söylediklerini, ikna kabiliyetine sahip olmadıkları halde, bu konularda en hünerli ve derin kavrayışlı kimselere karşı dahi savunabilirler; bu yüzden bu gibi filozofları, rakibin avantajlı durumunu ortadan kaldırarak onunla dövüşebilmek için, rakibi karanlık bir mahzene sürükleyen bir köre benzetiyorum.”4



İşte öznel idealizm de böyledir. Gün ışığında yaşayamaz o. Hep gecelerin karanlığında ortaya çıkar. İnsanları karanlık mahzenlere sürükler hep. Halbuki bilimsel bir felsefenin amacı, okuyucuyu bir “zifiri karanlık mağara”ya sürüklemek değildir. Çünkü karanlık, çirkin vuruşlara elverişlidir hep. Ve görüyoruz ki dünyayı kurtarmak için yola çıkan Psikopos Berkeley ve diğerleri, kendini bile kurtaramıyor, bilimin ışığı içinde eriyip gidiyor, Minerva baykuşunun (bilimin sembolüdür) kanatları altında ezilip gidiyorlar.



Kaynaklar:



1) Berkeley : Trois Dialogues d’Hylas Et de Philonous

2) Berkeley : Trois Dialogues d’Hylas Et de Philonous

3) H.Poincaré : La Valeur de la Science

4) Descartes : Yöntem Üzerine (Discours de la méthode)